« Önceki |

7/1/2010

Cinnet 'Geliyorum' diyor!

 

 

Kişilerin yaşadığı ağır ruhsal çöküntülerin sonucu olarak ortaya çıkan ve en yakınlarını bile öldürmesine yol açan cinnetin birdenbire ortaya çıkmadığı, en geç 1 ay öncesinden belirti vermeye başladığı bildirildi.

Psikiyatr Dr. İbrahim Bilgen, AA muhabirine yaptığı açıklamada, her bireyin günlük yaşamında çeşitli nedenlerden kaynaklanan strese karşı dayanma eşiği olduğunu, bu eşiğin kişiden kişiye fark gösterdiğini, eşik aşıldığında cinnet gibi acı veren olaylar yaşanabildiğini belirtti.

Cinnetin kişinin strese karşı dayanma gücünün kalmadığı ağır bir ruhsal çöküntü sonucu yaşandığına ancak birdenbire ortaya çıkmadığına dikkati çeken Bilgen, ''Cinnet getirme ağır depresyon geçiren, ani şok yaşayan birinde, paranoid sendromlarda, organik akıl bozuklukları ile alkol ve madde bağımlılarında da görülebilir, genetik de olabilir. Bunun yanı sıra aşırı şüpheci, kıskanç, şizofren veya paranoyak insanlar da cinnet getirebilir'' dedi.

Bilgen, cinnetten söz edilirken ''Bir anda cinnet getirdi'' ifadelerinin çok sık kullanıldığını oysa cinnetin birdenbire ortaya çıkmadığını ifade ederek, şunları kaydetti:

''Cinnet en geç 1 ay öncesinden belirti verir. Kişi suskunlaşır, daha içine kapanabilir, kendine bakımı azalabilir, bakışları donuklaşır, ufak ufak veda sözcükleri kullanabilir. Umutsuzluğu her halinden bellidir. Gelecekten hiçbir beklentisi olmayan bitkin bir haldedir. Ama ne ilginçtir ki kişi cinnetten 1 saat gibi kısa bir süre önce bunun tam tersi bir durum sergileyebilir. O agresif, içine kapanık insan gitmiş yerini canlı, neşeli insana bırakmıştır. Çevresindekiler 'Çok şükür normale döndü, iyileşiyor' diye düşünür. Oysa kişi artık ne yapacağına karar vermiş ve onun rahatlığı içindedir. Bu yüzden tüm acılarından kurtulacağını düşündüğü için son dakikalarında neşeli olur.''

-''CİNNETİ ÖNLEMEK MÜMKÜN''-

Psikiyatr Bilgen, en fazla merak edilen konunun son olarak Rize'de yaşanan cinnet olayında olduğu gibi bir ebeveynin öz evladını nasıl öldürebileceği olduğunu belirterek, şöyle devam etti:

''Kişi aslında nefret ettiği için evladını öldürmüyor. Bunun tam tersi evlatlarına olan düşkünlüğü onu bu yola iter. Çünkü ona göre dünya acılarla, kötülüklerle doludur. Kendisi öldükten sonra çocuklarına ne olacağını düşünür. Kızının hayat kadını, oğlunun uyuşturucu bağımlısı olduğunu düşünebilir. O yüzden hayata veda ettikten sonra onları bu dünyada yalnız bırakmamak için canlarına kıyar. Bu psikopatlık değildir. Kişi kendini öldürmüyor ancak sadece evladını veya diğer yakınlarını öldürüyorsa işte bu psikopatlığa girer.''

Psikiyatr Bilgen, adeta ''geliyorum'' diye belirti veren cinneti önlemenin mümkün olduğuna işaret ederek, bu konuda aile bireylerine önemli görev düştüğünü söyledi.

Aile bireylerinin birbirlerinin düşünce, duygu ve davranışlarındaki değişiklikleri çok iyi izlemesi gerektiğini ifade eden Bilgen, şöyle konuştu:

''Önceden kişide olmayan sinirlilik, saldırganlık varsa, uykusuzluk, iştahsızlık, şüphecilik başladıysa veya kişi bunun tam tersi konuşkan bir kişiliğe sahipken içine kapandıysa, aşırı alkol tüketimi başladıysa, sorumluluklarına duyarsız olmaya başladıysa hemen uzmandan yardım alınmalı. Kişinin ruh halindeki bozukluğun şiddetine göre tedaviden en geç 1 ay içinde sonuç almak mümkündür. Bu durumdaki kişiler tedaviye karşı çıkabilir ancak aile bireyleri onu mutlaka ikna etmelidir. Aksi takdirde toplumda cinnet olaylarını görmeye devam ederiz.''

AA

7/1/2010

Kanser tedavisinde maliyet düşüyor!

İstanbul Üniversitesi (İÜ) Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde 11 Ocakta başlanacak doz yoğunluk ayarlı radyoterapiyle (IMRT), sağlıklı dokulara radyasyon uygulamasının engellenmesinin yanı sıra tedavi maliyetleri de düşecek.

IMRT'ye ilişkin AA muhabirine bilgi veren Radyasyon Onkolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülyüz Atkovar, kanser tedavisinde, konusunda önde gelen hastanelerden olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesindeki merkeze yılda yaklaşık 2 bin kanser hastasının tedaviye geldiğini vurguladı.

''Avrupa'da bu teknolojinin bulunduğu 11'inci merkez olacağız'' diyen Atkovar, ayrıca Türkiye'de bu teknolojinin kullanılacağı ilk merkezin de Cerrahpaşa olacağını ifade etti.

Prof. Dr. Atkovar, ''Bu gelişmeyle hastalarımıza daha kaliteli hizmet verebileceğiz. Ayrıca komplikasyon riskini en aşağıya çekebileceğiz. Dolayısıyla hastaların yaşam kaliteleri artacak'' dedi.

Radyasyon Onkolojisi öğretim üyesi Prof. Dr. Sedat Koca da yeni jenerasyon radyoterapi aletlerindeki temel mantığın sağlam dokuları korumak olduğunu, bunun için sağlam dokuların nerede yerleştiğinin bilinmesi ve dokuların ne oranda ışın aldığının kontrol edilebilmesi gerektiğini söyledi.

-SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE FÜZE ATILIRKEN KULLANILAN TEKNOLOJİ -

Bunun bilgisayarlarla yapılan algoritma hesabına dayandığının altını çizen Prof. Dr. Koca, ''Bu algoritmalar, soğuk savaş için geliştirilmiştir. Füze atılmadan önce hedefin yerini tespit etmek için kullanılıyordu. Şimdi ise kanser tedavisinde, kanserli ve sağlıklı dokuları tespit etmek için kullanılıyor'' diye konuştu.

IMRT yönteminde, hastadaki kanserli bölgeye yine aynı doz ışının verildiğini ifade eden Prof. Dr. Koca, ''Ama sağlam dokulara uygulanan dozu aşağı çekebiliyoruz bu yöntemle. Sağlam dokunun kaç santimetrede ne kadar ışın aldığını biliyoruz. Komplikasyon çıkma olasılıklarını hesaplayabiliyoruz. Eğer bu oran yüksekse o tedaviden vazgeçiyoruz. Tedavi şeklini yenileyebiliyoruz. Ayrıca ışın verilmesi esnasında hangi noktaya ne kadar ışın verildiğini aynı anda kontrol edebiliyoruz, yani ışını doğru yere verdiğimizi görüyoruz'' dedi.

Bu yöntemle tedavi maliyetlerinin de düştüğünün altını çizen Prof. Dr. Koca, ayrıca tek bir kür süresinin de 30 dakikadan 15-5 dakikaya kadar indiğini anlattı.

Prof. Dr. Koca, bu tedavinin SGK kapsamında olduğunu da belirterek, ''Bu yeni nesil tedaviyi bütün radyoterapi yaptığımız hastalara uygulayabileceğiz. Tümörünü yok edebileceğimiz hastalara uygulanacak. Mesela, prostat, gırtlak, akciğer, rahim, rektum kanserleri, baş ve boyun tümörlerinde bu tedavi gayet etkili olarak kullanılabilir'' diye konuştu.

-IMRT YÖNTEMİYLE TEDAVİ-

Yüksek dozda ışının, kanser tedavisinde yüksek oranda tedavi sağladığı, ancak dozun yükseltilmesini engelleyen faktörün, tümörün direnci değil, sağlıklı dokuların tolerans sınırının aşılmaması olduğu ifade ediliyor.

IMRT teknolojisinin kullanılmasıyla ise tümöre maksimum ışın verilirken, tümör çevresindeki ışına maruz kalmaması gereken sağlıklı dokulara yüksek koruma sağlanıyor.

Bunun sonucu, radyoterapiye bağlı oluşan yan etkiler azaltılırken, tedavi sonrası yaşam kalitesi en üst seviyeye getiriliyor.

AA

7/1/2010

Kendi küçük işlevi büyük!

 

 

Hipofiz bezi burnun arkasında, beyinde yer alan nohut büyüklüğünde bir organ. Kendisi küçük ama işlevi oldukça büyük. Adeta tüm hormon sisteminin patronu. Yumurtalıklar, tiroid, böbrek üstü bezleri, hipofiz bezi sayesinde çalışıyor. Başka işlevleri de var: Hipofiz bezinin normal çalışmasıyla gebe kalınıyor, emzirme gerçekleşiyor, vücudun su ve tuz dengesi sağlanıyor.

İşte vücudumuzdaki etki alanı çok geniş olan bu küçük organın, çalışmasını sağlıklı sürdürmesi oldukça önemli. Ancak kafa travmaları, hipofiz bezinin çalışmasını olumsuz etkileyebiliyor. Böylece hormon sisteminin ‘patronu’ zarar görmüş oluyor. Trafik kazaları, yüksekten düşme gibi durumlarda oluşan kafa travmaları sonucu, hipofiz bezi yetmezliği gelişebiliyor.

İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzmanı Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, “Travma sonrası hipofiz bezi yetmezliği ilk defa bundan 80 yıl önce bilimsel çalışmalarda gösterilmiş, ancak üzerinde durulmamış. Son 10 yılda yapılan çalışmalar ise, küçük ya da büyük her tür kafa travmasından sonra hipofiz yetmezliği sıklığının geliştiğini gösteriyor. Yüzde 20-50 gibi üstelik bu ciddi bir oran. Bu sonuç, travma geçiren insanların yaşamlarının önemli bir kısmını ciddi hormon eksiklikleriyle geçirmesi anlamına geliyor.” diyor. 

Boksörler Küçük Darbe Alsa Bile Tehlikeli
Kayseri Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı tarafından boksörler üzerinde gerçekleştirilen bilimsel çalışmada da kafa travması ile hipofiz bezi yetmezliği ilişkisi kuruluyor. Bu çalışmaya göre, boksörlerde majör kafa travması olmasa bile boks sırasında aldıkları küçük küçük darbeler nedeniyle 10 yıl içinde, yüzde 47'lere varan oranda hipofiz yetmezliği ortaya çıkabiliyor. Ancak bu durum yalnızca boksör için geçerli değil. Boksun dışında kickboks, karate, judo gibi sporlar da hipofiz yetmezliğine neden olabiliyor.

Genç İnsanlar Olumsuz Etkileniyor
Ülkemizde trafik kazası sayısı oldukça yüksek. Bu nedenle trafik kazası geçirdiği için hipofiz yetmezliği gelişen genç insanların çoğunlukta olduğuna değinen Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, bu durumun gözden kaçabildiğini, bu yüzden kafa travması öyküsü olan kişilerde periyodik olarak hipofiz fonksiyonlarının takibinin gerekli olduğunu söylüyor. Dr. Meriçliler, ABD'de her 100 bin kişinin 180-200'ünün, İtalya'da her yüz bin kişiden 300'ünün yılda bir kere kafa travması nedeniyle hastaneye yatması gerektiğini, bunların da yüzde 20-50'sinde hipofiz yetmezliği olduğu düşünülürse durumun ciddiyetinin daha kolay anlaşılabileceğine işaret ediyor.


Yetmezlik Neden Oluşuyor?

Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, hipofiz bezinde yetmezliğe yol açan nedenleri şöyle sıralıyor:

 Travmaya bağlı olarak gelişen ve hipofiz bezinin altından geçen kırık ya da kanama oluşması yetmezliğe neden olabiliyor. Kafa travmasına bağlı ödem o bölgede baskı oluşturuyor ve kafa içi basıncı artabiliyor.

 Kafa travması sonrasındaki oluşan hipofiz yetmezliğinin ortaya çıkma süresi genellikle üç ay ile beş yıl arasında değişiyor. Ancak büyük kısmı bir yıl içinde ortaya çıkıyor.

 Kafa travması sonrasındaki nörolojik durumun şiddetiyle, hipofiz sorunları arasında bir bağ bulunmuyor. Kafa travması geçiren ve nörolojik durumu hastanede yatmasını gerektirmeyecek kadar iyi olan bir hastada birkaç yıl sonra hipofiz yetmezliği ortaya çıkabildiği gibi, yoğun bakımda yatıp çıkan bir kişide yetmezlik gelişmeyebiliyor.

 Hipofiz bezinden hormonları salgılayan çok sayıda hücre var. Hipofiz bezindeki yetmezlik bu hücrelerin çalışma sistemindeki aksaklıklardan kaynaklanıyor. Bazen hipofiz bezinin tamamında bir sorun olmasa da, herhangi bir hücre grubunda tek başına sorun oluşturabiliyor. Örneğin troidten sorumlu hücreler zarar gördüyse troid çalışmıyor. Bazen sadece yumurtalıkları çalıştıran hücreler zarar görebiliyor. Bu durumda yumurtalıkların çalışmasında sorunlar ortaya çıkıyor. Bir başka örnek ise, vücudun tuz ve su metabolizmasındaki dengenin bozulması. Bu sorun oluşan kişi daha fazla su içiyor dolayısıyla idrara çıkma sayısı da artıyor.

 Hipofiz büyüme ve gelişmeden sorumlu olduğundan, büyüme hormonu salgısı erişkinlikte de sürüyor. Erişkinlerde büyüme hormonunun normal olması kas ve kemik yapısının korunmasında önemli. Yetmezlik geliştiğinde kemik ve kaslarda çeşitli sorunlar ortaya çıkabiliyor. Çocuklarda ise boy uzaması durabiliyor.

 Hipofiz bezinin tümüyle harap olması, ağır ve önemli bir durum. Kişi adeta yatağa bağımlı kalacak şekilde halsizleşebiliyor.

 Hipofizin bezine bağlı tiroid yetersizliğinde kişide çok ciddi halsizlik, yorgunluk, kabızlık, üşüme, saç dökülmesi, ödem ortaya çıkabiliyor. Kafa travması geçiren kişilerde bu şikayetler bir süre sonra başladıysa tiroid yetmezliğinin akla gelmesi ve araştırılması gerekiyor.

 

HABERTURK.COM SAĞLIK SERVİSİ

7/1/2010

Domuz gribinin olumsuz etkileri

Trabzon Özel İmperial Hastanesi'nde görevli Psikolog Özlem Nemli, domuz gribinin halkın psikolojini olumsuz yönde etkilediğini söyledi.

Domuz gribinden özellikle çocukların daha çok etkilendiğine dikkat çeken Nemli, "Özellikle çocuklar bu durumda daha çok zarar gördüler. Okullardaki uyarılar, anne-babanın konu üzerindeki takıntılı denecek kadar hassasiyeti, medyanın yankıları çocukların bu hastalığı çok farklı şekilde algılamasına sebep oldu. Domuz gribinin haberleri ülkemizde yayılmaya başladıktan sonra hastaneye bu konu dahilinde sıkıntılanıp psikiyatri servisine yapılan başvurular oldukça arttı" dedi.

Çocukların bu konuda algısının daha farklı olduğunu kaydeden Nemli "Özellikle halk arasında takıntı, kuruntu, vesvese olarak bilinen rahatsızlığı taşıyan bireylerde domuz gribi salgını yönündeki haberler kişinin psikiyatrik rahatsızlığını daha patolojik şekilde yaşamasına sebebiyet vermektedir. Biz yetişkinler bu tarz salgın haberlerini daha bilinçli tolere edebilmemize rağmen çocukların algısı daha farklıdır. Bu sebeple ebeveynlerin çocukların sağlıklarını muhafaza etmek yönündeki tutumlarını biraz daha üstü kapalı bir şekilde çocuklara yansıtmalıdırlar" diye konuştu.

Cihan

7/1/2010

Genetik hastalıktan ölüm oranı arttı

 

 

Tıbbi Genetik Derneği ve Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Munis Dündar, son 50 yıllık araştırmalara bakıldığında, genetik hastalık kaynaklı ölüm oranının yaklaşık yüzde 5'ten yüzde 15'e yükseldiğini bildirdi.

Erciyes Üniversitesi (ERÜ) ve Tıbbi Genetik Derneği tarafından düzenlenen, ''1. Erciyes Genetik Günleri Klinik Genetik Kursu'' başladı.

Prof. Dr. Munis Dündar, Erciyes Kayak Merkezi'nde bulunan Yüksek İrtifa ve Spor Bilimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi Sosyal Tesisleri'ndeki kursta, gazetecilere yaptığı açıklamada, kursun beklenenden daha çok ilgi gördüğünü, bunu da son yıllarda tıbbi genetikte gözlemlenen gelişmelere bağladıklarını ifade etti.

Toplumda bin canlı doğumdan 53'ünde genetik hastalıklarla karşılaşıldığını belirten Dündar, son 50 yıllık araştırmalara bakıldığında, genetik hastalık kaynaklı ölüm oranının yaklaşık yüzde 5'ten yüzde 15'e yükseldiğini kaydetti.

Dündar, kursta klinik genetikte en sık rastlanılan konulara ağırlık verildiğini ifade ederek, şöyle devam etti:

''Klinik genetik bir çok branş ile iş birliği yapmamızı gerektiren, hasta dağılımının çok çeşitli olduğu kapsamlı bir branş. Kurs programını planlarken özellikle tıbbi genetik alanında çalışmaya yeni başlayan asistan arkadaşlarımızı düşündük. Toplumda sık gözlenen sendromlara yaklaşım, infertilite ve tekrarlayan gebelik kayıpları, nörogenetik hastalıklar, hematolojik kanserler, meme ve over kanserleri, iskelet displazileri, prenatal tanı alanları ana konu başlıklarımızı oluşturdu. Bu tür kurslar, mesleki anlamda eksikliklerimizi tamamlayarak, son yıllarda ilgili konularda gözlemlenen gelişimleri takip etmemizi sağlamakta ve aynı zamanda da motivasyonumuzu arttırmaktadır.''

AA